Belki de Yas, Kalp Kırıklığıyla Yaşamayı Öğrenmektir
- 7 saat önce
- 2 dakikada okunur

Kayıpla küçük yaşta tanıştım. Yani insanların bütün varken yarın olmayabileceği gerçeğiyle küçük yaşta yüzleştim. Dolayısıyla hayatımın farklı dönemlerinde yas hakkında çok şey okudum, anlamaya çalıştım. Hem annemden önce hem de elbette annemden sonra… Bir teselli arıyor insan sonuçta. Yaşadığı acının nereye varacağını, ne zaman iyileşeceğini öğrenmek, öyle bir açıdan sonra nasıl hayatta kalabileceğini bilmek istiyor insan. Anlatılan hep beş evre, aşamalar, "önce inkâr, sonra öfke, sonra kabulleniş" şeklinde ve bu sırayla ilerleyen bir yol haritası. Ama gerçek hiç de böyle olmadı.
Benim yasım hiç doğrusal bir sıra takip etmedi. Kimi zaman hiç beklemediğim bir anda, sanki evimin kapısı aniden kırılmış da içeri birileri dalmış gibi büyük bir acı saplandı içime. Bazen de aynı gün içinde, çok da içimden gelerek kahkahalarla gülebildim ve sonra bunun anneme ihanet olup olmadığını sorguladım saatlerce. Öfke de öyle: asla bir kere gelip geçmedi. Ara ara - hatta belki de özellikle ilk zamanlar - uğradı, çat kapı hiç beklemediğim bir anda, küçücük bir dürtülme ile.
Ve maalesef kimse bana bunun böyle olacağını söylememişti. Hoş söyleseydi ne olurdu? Daha mı hazırlıklı olurdum? Elbette hayır. Ben kimsenin böyle bir şeye gerçekten hazır olabileceğini düşünmüyorum.
En çok da bu işin yalnızlıkla ilgili kısmı konuşulmuyor galiba. Bende tamı tamına üç farklı yalnızlık var. Üstelik hepsi aynı odada…
Biri, artık gideceği yeri bulamayan, yöneldiği yerde kocaman bir boşluk olan bir sevginin verdiği yalnızlık. Sanki hâlâ elimde bir mektup tutuyorum ama gönderilecek adres yok. İçimdeki o sevgi ve özlem kaybolmadı. Sadece yönlerini bulamıyorlar ve havada asılı kaldılar sanki.
Biri, "kimsesizlik" hissi. Yanımda insanlar, sevdiklerim olsa da, beni en iyi tanıyan, en çok gören kişinin artık olmamasının verdiği yalnızlık hissi.
Ve bir diğeri de daha sessiz bir yalnızlık: herkesin kendi hayatında olduğunu, kendi derdiyle meşgul olduğunu fark etmek. Sanki annem öldüğünde büyük bir patlama olmuş, zaman durmuş ve beni bir fanusa hapsetmiş gibi. Kalabalıklar içinde yalnızlık gibi. Anlaşıldığımı hissedememek belki de. Bu kimsenin suçu değil — düpedüz hayatın gerçeği ve elbette aksini beklemek gerçekçi ya da sağlıklı değil. Ama yine de yalnız hissettiriyor işte…
Ve sonra "kabulleniş" var. Ben ölümü kabullenmenin kesinlikle bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Kimse bir sabah kalkıp "artık kabul ediyorum" demiyor. Zamanla, direnmenin hiçbir faydası olmadığın gerçeğiyle kafayı toslaya toslaya, mecburen oraya doğru sürükleniyorsun. Yani bu seçtiğin bir huzur değil — çaresizce ve bazen de farketmeden vardığın bir yer.
Ama kabullenmiş olmak, artık acımadığı anlamına gelmiyor. Sadece bu acıyla nasıl yaşayacağını öğrenmeye çalışıyorsun ve bunun yollarını arıyorsun. Ben sevdiklerime sarılarak iyileşmeye, bu acıyla ve kalp kırıklığıyla yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. Kardeşime, babama, dostlarıma ve tabii ki güzel kızım Fındık Hanım'a…
Belki de yas hakkında yazılanlan ve söylenen birçok şeyin bu kadar yüzeysel gelmesinin sebebi bunun çoğu zaman neredeyse doğrusal ilerleyen bir hikayeye dönüştürülmeye çalışılması. Oysa gerçek süreç hiç doğrusal ilerlemiyor. Dalgalı denizler gibi, tam duruldu derken yeniden coşuyor… İhtiyacın olan şey bir can yeleği bir de nefes… Ve sanırım günün sonunda bu sürecin tamamen yok olmayacak en önemli mirası kalp kırıklığı…
Ben de bu konuda bir şeyler yazmak istedim çünkü bu hislerde yalnız olduğunu düşünen bir kişiye bile nefes olsa benim için çok kıymetli…
İçimden geldi, öyle bir samimiyetle döküldüm. Sürç-i lisan ettiysem affola."




Yorumlar