Hepimiz Biraz Benciliz Aslında



Biraz sert bir başlık olduğunun farkındayım. Ama elbette ne demek istediğimi anlatacağım. Bahar aylarının gelmesiyle birlikte tüm olumsuz gündeme rağmen öyle ya da böyle ilişkiler, aşk ve kelebekler konuları öyle ya da böyle çoğumuzun aklının bir köşesinden geçiyor.

Bugünlerde yine bazı arkadaşlarımla çokça bu konular üzerine konuşurken buluyoruz kendimizi. Herkesin bir şekilde ağzı yanmış yine bu aralar sanırım. Dinledikçe, konuştukça, geçmişe dönüp baktıkça bazı şeyleri daha net görür oldum. O yüzden bunları da yazıya dökmek istedim. Bir kişinin bile farklı bir açıdan bakmasına, içine su serpilmesine sebep olabilirsem ne mutlu bana.


Aşık olmak, sevmek, sevilmek, ait olmak, birlikte yürümek hepimizin ihtiyacı. Bunda hemfikiriz sanıyorum. Seçilmiş yalnızlığı bir kenara bırakacak olursak kimsenin mecburi bir yalnızlıktan hoşnut olacağını düşünmüyorum.


Siz de “hep aynı şeyleri yaşıyorum”, “sevdim, sevilmedim”, “o kadar emek verdim, o beni sevmedi, anlamadı” diyenlerdenseniz, sizi bir kaç dakikalığına şöyle alalım.

Belki de yanlış bir yerden baktığınızı veya beklentilerinizi yanlış kurduğunuzu düşündünüz mü? Yani elbet bazılarınızın aklından geçmiştir de gerçekten üzerine düşünmekten söz ediyorum. Ki ben de bu hataya çokça düştüm açıkçası. Şimdi konuya bodoslama giriyorum gibi olacak ama biz daha hatayı en başında, karşımızdaki kişinin de tam olarak bizim olduğumuz gibi aşık olmasını bizim baktığımız gibi bakmasını, hissetmesini ve duygularını tam da bizim ifade ettiğimiz gibi ya da bizim istediğimiz gibi ifade etmesini bekleyerek yapıyoruz.


Şimdi burada bir kaç farklı noktaya değinmek istiyorum. Her şeyden önce biz birinden çok hoşlandık, birine çok aşık olduk, hatta günümüz jargonuyla, birine çok yükseldik diye onun da bizimle bire bir aynı duyguları beslemesini, aynı heyecanı duymasını beklemek son derece yersiz bir beklenti. Tabii ki ideali o. Ancak bu her zaman olmuyor. Yani kısacası bizim karşımızdaki insana inanılmaz yoğun duygular besliyor olmamız onun da aynı duyguları beslemesi zorunluluğunu doğurmuyor. Önce burada bir anlaşalım. Ve böyle bir durumda da bunu bir ego savaşı meselesi haline getirmektense durumu kabullenmek ve yolumuza bakmak gerekiyor. Sonuç olarak bu hırs yapılacak bir konu değil.

Bu arada mevzu illa ki bir tarafın diğerini istememesi ile alakalı olmak zorunda değil. Yani karşınızdaki de istiyor olabilir ancak sizinle aynı hızda ve aynı yoğunlukta ilerlemek istemiyor olabilir. Öncelikleri farklı olabilir. Bir başka deyişle her şeyden, yani sizinle ‘sevgili’ olmaktan önce, sizi gerçekten tanımak ve hayatı paylaşıp paylaşamayacağından (sonuçta bir ilişki 3 ay da sürse 5 yıl ya da bir ömür de sürse, sevgililik hayatı paylaşmak demek oluyor) emin olmak istiyor olabilir. Bunların hepsi ihtimal dahilinde. Böyle bir durumda onun sizin hızınıza bir anda adapte olmasını beklemek de aslında hem saygısızlık hem bencillik gibi geliyor bana.


Bu aşamayı geçtik diyelim. Karşımızdaki kişi de bizimle benzer duyguları paylaşıyor (ya da en azından böyle sinyaller veriyor) ve bir ilişki yolunda ilerliyoruz. Ne kadar güzel değil mi? İlişki başladıktan sonra da hata zincirine devam edebiliyoruz. Nasıl mı? Olan her olayı, sergilenen her davranışı ve sarfedilen her sözü yalnızca kendi deneyim, tecrübelerimiz ve duygularımızla değerlendirip çoğu zaman karşımızdakini yargılıyoruz, hatta bazen cezalandırıyoruz. Üstelik bazılarımız bununla da kalmayıp kendi değerimizi karşımızdakinin bize davranışlarıyla belirleyip, tüm duygusal iniş çıkışlarımızı “o” nun duygu durumuna paralel yaşayabiliyoruz. Bu hem kendimize zarar veriyor hem de aslında bir yandan da bencillik etmiş oluyoruz ve bu bencillikle karşımızdakini de yoruyoruz aslında. Tüm bunları yaparken o kadar kendi travmalarımıza odaklanıyoruz ki, herkesin yaşanmışlıkları, travmaları olduğu gerçeğini gözardı ediveriyoruz. Bu bencillik çünkü kendi kendimize hakettiğimiz değeri kendimiz veremeyip bunun faturasını da karşımızdaki kişiye kesmiş oluyoruz. Darth Maul’un ışın kılıcını aynı anda hem kendimize hem ‘o’na saplamak gibi.


Peki ya ayrılık acısı?


Ayrılık acısı çektiğimiz zaman bunu çekenin sadece biz olduğumuza bazen kendimizi öyle bir inandırıyoruz ki, karşımızdakinin ayrılık acısı çekmediğini varsayıp bir de çekmediği için ona kızıp, bencillikle suçlayabiliyoruz. Bu son derece bencilce bir bakış açısı değil mi? Sonuç olarak bir ilişki, bir paylaşım yaşandıysa bunu elbette ki tek başımıza yaşamadık. Karşımızdaki ile birlikte yaşadık. Bunu unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla eş zamanlı ve aynı şekilde olmasa da emin olun o da ayrılık acısı çekiyor. Sizin canınızı acıtan anılar onun da anıları. Kaldı ki, söz konusu kişi de ayrılık acısından yerlerde süründüğünde bizim acımız hafifleyecek mi? Yani onun da süründüğünü, yemeden içmeden kesildiğini, ağlamaktan gözlerinin yuvalarından fırlayacak gibi olduğunu duyunca bu size daha mı iyi hissettirecek? Ben sizin yerinize cevap vereyim, tabii ki hayır. Hatta aksine üzüntünüze üzüntü katmaktan öteye gitmez. Egonuz okşanır belki biraz o kadar. Yok aksi bir durum söz konusuysa ve bu size kendinizi gerçekten iyi hissettiriyorsa sevgi anlayışınızı gözden geçirmenizi öneririm.


Bazen çok sevmek de bencilliği beraberinde getirebiliyor


Her ne kadar sevmekle bencilliği aynı cümlede kullanmak son derece garip gelse de maalesef buna çokça şahit oluyorum, oluyoruz. En basitinden ebeveyn çocuk ilişkisinde bile bunu görmek mümkün. Burada bahsettiğimiz bencillik aslında aklımıza ilk gelen anlamı içermiyor. Özellikle de ebeveyn çocuk ilişkisinde bu bencillik, çocuk da olsa evlat kesiminin kendi başına birer birey olduğunu unutmak olarak ortaya çıkıyor. Nasıl mı? Ebeveynlerin kendi çocukluklarında, ergenliklerinde veya gençliklerinde yapamadıklarını çocuğunun yapması için baskı yapmak veya çocuk büyüdükten sonra bile onu korumak adına yaptırımlar uygulamak veya uygulamaya çalışmak olarak örneklendirebilirim. Dediğim gibi burada bencillik olarak tanımladığım davranış biçimi bir noktada sevgiye ve koruma içgüdüsüne dayanıyor ancak maalesef niyet iyi olsa da bu davranış biçimi zararlı olabiliyor. Örneğin sürekli olarak kontrol edilen, belli davranış biçimleri dikte edilen çocukların özgüven eksikliği, kendi ayaklarının üzerinde duramama, kendi kararlarını verememe gibi sıkıntıları ortaya çıkabiliyor. Sırf bu sebeple bile belki de bu ilişkilere farklı bir gözle bakmak, farklı davranış biçimleri geliştirmek gerekiyor.


Tüm bunları yazarken tabii ki çuvaldızı kendime de batırıyorum. Özellikle de sosyal izolasyonda olduğumuz şu günlerde geçmişteki ve bugünkü davranış biçimlerimi bir de bu gözle değerlendiriyorum. Bu konuyla ilgili görüş ve deneyimlerinizi yorumlarda benimle paylaşabilirseniz çok sevinirim.