Yolun Yarısı Mısın Bilmem Ama Hoşgeldin 35!



Bugün benim doğum günüm. Anlayacağınız üzere bu biraz kişisel bir yazı olacak, en başından söylemiş olayım.


Evet bugün benim 35. yaş günüm. “yolun yarısı” göndermesi klişesine değinmeden geçemiyorum zira beynime kazınmış.


Orta okul yıllarımda, yani ergenliğimin zirvesindeyken otuzlu yaşlar bana hem çok uzak gelirdi hem de otuzlu yaşlarındaki insanların bir gözünün toprağa baktığın yanılgısına düşmüş vaziyetteydim her ergen gibi. Yirmili yaşlara gelince kendimi aşırı büyümüş zannedip otuzlu yaşlardan korkmaya başlamıştım bile nedense. 30 yaşıma girdiğim gün ise çok acayip bir rahatlama hissetmiştim. Bir kere 30 olmuştum ve hala korktuğum gibi yaşlı filan değildim. :) Baktığınızda okul biteli yıllar olmuş, işimde gücümdeydim ve hayatımın çok da özgür hissettiğim bir dönemindeydim. Bayağı tamamdım yani. Onun da ne kadar büyük bir yanılsama olduğunu, hayatın hep bir değişim, dönüşüm olduğunu sonradan idrak ettim. İdrak ettim de biraz kibar oldu. Bazen hayatın bazı şetleri bize idrak ettirme yöntemi tokat gibi olabiliyor zira. Tam ben “tamamım” derken hayat bana bir kaç defa “yok tatlım henüz değil, daha neler göreceksin” dedi farklı yollarla. Kimi zaman çok ağlattı kimi zaman mutluluktan kalbimi sıkıştırdı. Şu tamam olduğumu sandığım 30 yaşımdan beri geçen 5 yılda bile hayatımda neler neler değişti. Üstelik öyle ufak tefek değişiklikler de değil hani. Ayrılıklar, taşınmalar, cenazeler, aşklar ve en sonunda uzun yıllar çalıştığım, hatta laf aramızda yakın çevremin benimle “sen oradan emekli olacaksın herhalde” diye tatlı tatlı dalgasını geçtiği işimden ayrıldım. Ve sanki yeniden bir değişim, dönüşüm ve arayış sürecine girdim. Zaman zaman çok yükseldim zaman zaman çok düştüm duygusal olarak. Ama bir şekilde tünelin sonundaki ışığı görerek devam ettim. Hala da öyle. Hayatın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri her şeyin olması gerektiği gibi ve olması gerektiği zamanda olduğu gerçeği.

Ha bir de hayat bir filmse ve yalnızca bir kez izleme hakkımız varsa eğer güzelliğinden tekrar tekrar oynatmak isteyeceğim sahnelerin hızlandırılmış şekilde geçmek istediğim anlarından daha fazla olmasının ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi anladım.


Eskiden, yani şimdilerde otuzlarına gelmiş bir çoğumuzun “Amaan yirmiler çöp” dediği yaşlarımda çok aceleci, “istediğim hemen olsun, şimdi olsun”cuydum. Sürekli bir şeylerin istediğim gibi olması için uğraşıp didinir olmuyorsa da tabiri caizse delirirdim. Otuzlara gelince bunu kendime neden yaptığımı sorgulamaya başladım. Yazık değil miydi bana? Kendimi neden o kadar hırpalamıştım ki? Zira önünde sonunda olması gereken oluyor, olmaması daha hayırlı olan bir şekilde olmuyordu. Olmayanı oldurmaya çalıştıkça da zaten o iş mutlaka ayağıma dolanıyordu. Bunu idrak etmek epey özgürleştirdi beni diyebilirim. Bayağı bayağı hafifledim yani. Buradan “Amaaan sal gitsin bayır aşağı” gibi bir ruh haline girdiğim sonucunun çıkmasını tabii ki istemem ama azıcık da olsa ruhumun bunu söylediğini duydum. Duydum ve rahatladım. Çünkü tabii ki bir şeyleri başarmak için emek sarf etmenin, çabalamanın şart olduğu muhakkak fakat kendini hırpalamak büyük hata. Sonuç olarak şu anki bilgimize göre bu dünyaya bir kez geliyoruz, ne zaman sona ereceğini bilmediğimiz bir hayatımız var ve biz bu hayatı en mutlu, en iyi hissedeceğimiz şekilde yaşamayı kendimize borçluyuz. Kısacası 30 yaşıma girdiğim gün itibariyle bir aydınlanma yaşamış gibi bu motivasyonla devam ettim yoluma. Ya da ettiğimi sandım. Sandım diyorum çünkü zaman zaman yine bir şeyler için manasızca kendimi hırpaladım, yordum, hatta kırdım. Kendimi bir sarmaldan çıkarıp başka bir sarmalın içine soktum ve bazı konularda adım atmaktan korktum. Sonra öğrendim ki sen bir adımı atmaktan ne kadar korkup kaçarsan hayat o kadar senin adına karar verip ve sana ittire kaktıra da olsa o adımı attırırmış. Kısacası ne kadar dirensen de değişime karşı gelemiyorsun. Böylelikle geçmişteki kendime de bir selam çakmış olayım doğum günüm şerefine.


Aslına bakarsanız 30 yaşıma girdiğim yıl olduğu gibi 35 yaşıma girdiğim yıl da bir balyoz gibi indi kafama. Açıkçası muhtemelen herkes gibi 2020’yi yani 35’ime gireceğim yılı ben de böyle hayal etmiyordum. Özetlemek gerekirse 35 yaşımda hem bu kadar özgür hem de bir pandemi yüzünden bu kadar kısıtlı olacağımı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Hele hele sarılmayı sevilmeyi bu kadar çok seven benin dokunmadan sarılmayı öğrenmek zorunda kalacağımı söyleseler muhtemelen epey gülerdim sanırım. Ama hayat işte.


15 yıl önceki halime filan sorsanız ben çoktan hayatın sırrını çözmüş, “çocuk da yaparım kariyer de” misali kariyer sahibi bir anne olmuş olmalıydım. Ama belki de bu bana, bize öğretilendi. Ondan da çok emin değilim şimdi.


Evet bundan bir kaç satır önce hayatın sırrını çözmüşçesine beylik laflar ediyordum. Ama hemen sonrasında anladığınız üzere hayat bana yine “tatlıııım, beş dakikada değişir bütün işler” dedi birçok defa. Bir yanlış anlaşılma olmasın, bu bir serzeniş ya da sitem yazısı değil. Tam aksine sabitleri ve güvende hissetmeyi çok seven biri olmasına rağmen hayatın kendisinin bir değişimden ibaret olmasına aşık olan birinin minnettarlık notu aslında. Çünkü her ne kadar değişimden korktuğumu söylesem de yenilikler her zaman bana heyecan veriyor, içimdeki küçük kız çocuğunun yerinde zıp zıp zıplamasına sebep oluyor. Üstelik hayatta, olduğu anda dünyanın sonu gelmiş gibi hissettirebilen şeylerin bile aslında bir öncekinden daha iyi bir şeye vesile olmak için yaşandığını öğrendikten sonra bu heyecanım daha da arttı. Bir de hayatın kendine has bir dilde sürekli olarak bizimle iletişimde olduğunu gerçek anlamda idrak ettim diyebilirim. Kısacası bazı aşklar daha güzelleri için, bazı arkadaşlıklar daha sağlam ve yenileri için bazı işler de daha farklı yollarda yürüme ihtimali için bitiyormuş anladım. Ve en önemlisi geçmişini sevip vedalaşmayı bilirsen daha bir huzurla kucaklıyormuşsun yeni ‘normal’ini. Bu yazıyı aslında hem geçmişime teşekkür hem yeni yaşıma minik bir hatırlatma duygusuyla yazıyorum sanırım.


Şimdilerde hayatımın biraz daha sakin, biraz daha yavaş ve biraz daha durağan bir döneminden geçiyorum diyebilirim. Zaman zaman bu durağanlık tadımı kaçırsa ve kendime kızmama sebep olsa da bana iyi gelmediğini söylersem yalan söylemiş olurum. Bu sakin döneme girdiğimde çok uzun bir süre duygularımı gerçek anlamda yaşamadığım ve içimdeki birçok şeyi bastırmak suretiyle kendimden uzaklaştığım gerçeğiyle yüzleştim. Evet uzunca bir süre hissettiklerimi kontrol etmeye çalışarak aynı çizgide yürümeye çalıştım. Sendelesem de tökezlesem de baskıyı arttırarak yola devam ettim. Ama o arada kendimden de epey uzaklaştım. Sanırım o yüzden kendimle buluşmak, duygularımı gönlümce hissedebilmek, kendimi dinleyebilmek ve sevdiklerime gönlümce vakit ayırabilmek, gerçekten onların yanında olabilmek bana çok iyi geldi. Bir de tam 35’e doğru giderken son düzlükte hayatımda bitmesi gerekenler bitti, gitmesi gerekenler gitti ama bir yandan da çok güzelleri geldi. İyi ki geldi.


Şimdilerde ise birçok yeniliğe, emek sarf etmeye, çabalamaya, yer yer hayal kırıklıklarıyla karşlıaşsam bile sonunda başarmaya hazır hissediyorum kendimi. Ve bu yeni yaşımın da tam olarak böyle bir yaş olmasını diliyorum. Hadi bakalım 35, ver hediyelerini, ben hazırım.