İletişimde Neden Açık Olamıyoruz?


İletişimin ne kadar hassas ve göründüğünden çok daha zor bir olgu olduğunu hep konuşuyoruz. Şeffaflık ve dürüstlüğün iletişimin olmazsa olmazlarından olduğunu da. Bu konu hep dilimizde ve teoride hepimiz hemfikiriz ancak gerçekten iletişimde yeterince açık mıyız? Özellikle de ikili ilişkilerde gerçekten olması gerektiği kadar iletişime açık ve karşımızdaki kişiye net mi davranıyoruz?


Bence “O beni anlamıyor”, özellikle de eş dost sohbetlerinde çoğumuzun sıklıkla duyduğu bir yakınma. İş iletişimi ile özel hayatımızdaki iletişim farklılıklar gösterse de temelde unutulmaması gereken en önemli konu iletişimin karşılıklı bir olgu olduğu ve türü ne olursa olsun açıklık ve netlik gerektirdiği.


Karşılıklı iletişimde ortak bir dil kullanabilmek en temel gerekliliklerden biri ve bunu yapabilmek için de iki kişi arasındaki mesaj alışverişinin açık ve net olması son derece elzem. Bununla birlikte unutmamak gerekir ki iletişimde açık olurken amaç karşımızdakini değiştirmek değil içimizden geçeni açık bir şekilde ortaya koyup, onun da anlamasını sağlayarak ortak bir dil ve yol bulmak.


Açık olmadan anlaşılma beklentisine de en çok en yakın olduklarımızla olan iletişimimizde giriyoruz diye düşünüyorum. O insanlarla yakın olduğumuz için bizi anlamaları konusunda beklentimiz de büyük oluyor haliyle. Oysa, unutmamak gerekir ki, iki kişi birbirine ne kadar yakın olursa olsun, birbirini ne kadar iyi tanırsa tanısın, ne kadar empati kurarsa kursun, kimse kimsenin beyninin içerisine sızıp ne düşündüğünü ve ne hissettiğini bire bir anlayamaz. Ta ki o kişi açık, net ve yalın bir şekilde hissettiklerini ve düşündüklerini ortaya koyana kadar.


Kendimize söylediğimiz en büyük yalan: “Onu kırmak istemiyorum”


Çok sevdiğimiz ve değer verdiğimiz biriyle olan iletişimimizde, aklımızdan ya da kalbimizden geçen şeyin onun hoşuna gitmeyeceği ya da daha da kötüsü onu üzebileceği durumlar söz konusu Yani bir fikri, duyguyu ya da beklentiyi açıkça ortaya koymadan, üstü kapalı bir şekilde hissettirmeye çalışıp sonra da “ama ben ona ima etmiştim”, “ama ben aslında bunu demek istemiştim anlamış olmalı” gibi cümlelerin arkasına sığınmak hem karşımızdakine hem de kendimize büyük haksızlık olmaz mı? Üstelik bu davranış biçiminin sorunu ötelemek ve bu süreçte sorunu büyütmekten başka bir işe yaramadığını düşünüyorum. Bununla birlikte bu iletişim şeklinin, karşımızdakini kırmama motivasyonu ile hareket etmekten öte, onu kırmış olmanın hissettireceği vicdan azabının önüne geçme çabası olduğu kanaatindeyim. Belki biraz sert oldu ama bu eleştiriyi yaparken çuvaldızı elbette kendime de batırıyorum. Hangimiz “onu kırmak istemiyorum” diyerek yaşanabilecek hüzünlü veya gergin anı ötelemedik?


Romantik ilişkilerde “onu kırmak istemiyorum” cümlesini kendine defalarca tekrar ederek sorunları hatta bazı durumlarda ayrılığı öteleyen insanları bir araya getirsek dünyayı ele geçirebilecek kadar büyük bir çoğunluğa sahip olurlar bence. Ancak, belki biraz acımasız ve sert olacak ama, bu maalesef karşı tarafı kırma korkusundan ziyade kendi konforumuzu bozmamak, vicdanımızın rahatsız olmasına engel olmak dürtüsüyle ortaya koyduğumuz bir davranış. Yani her ne kadar bazı konuları, durumları erteleyerek ya da konunun özüne asla değinmeyip sadece etrafında dolanarak kendimizi ve karşımızdakini koruduğumuza inandırmaya çalışsak da, aslında yalnızca kendimizi koruyoruz, üstelik belki de en büyük zararı karşımızdakine veriyoruz.


Kendi kendimize konuşmanın ya da kendi yazdığımız senaryoların kimseye bir faydası yok


Aslında unutmamamız gereken en önemli detaylardan biri, karşımızdakini ne söylediğimizle değil nasıl söylediğimizle daha çok kıracağımız gerçeği. Dolayısıyla açık iletişim kurarken yapmamız gereken en önemli şey karşımızdakinin anlamasını beklemek yerine söylemek istediğimizi nasıl söyleyeceğimize odaklanmak. Sonuç olarak iletişim karşılıklı bir olgu. İki kişiyi ilgilendiren bir konu hakkında kendi kendimize düşünüp, konuşup, bir karar verip, sonucunda da kendi kararımızı karşı tarafa bildirmek mesajımızı doğru iletmenin tam aksine sebep olur. Başka bir deyişle kendi kafamızda bir senaryo yazıp, oynayıp, karşımızdaki kişiye sezon finalini üstünkörü bir şekilde anlatmanın kimseye bir faydası yok.


Bunu başarabilmek için yapmamız gereken en önemli şeylerden biri kendi kendimizle konuşmayı bırakmak. Biz kendi kendimize konuştukça beynimiz, karşımızdaki kişiyle konuşmayı ertelemek veya suya sabuna dokunmadan mesajı vermeye çalışmak yolunda bahaneler üretmeye başlıyor. Bu da aslında iletişime ve ilişkilere en büyük zararı veriyor. İşin kötüsü bu etki bir çığ gibi büyüyerek sonunda içinden çıkılmaz bir hal alıyor.


İletişimde netlik ve açıklık önemli hatta vazgeçilmez dedik ancak bazı durumlarda netlik ve açıklık ile kabalık ve kırıcılık arasındaki ince çizgi gözden kaçabiliyor. Sanırım bizi en çok korkutan şeylerden biri de bu: karşımızdaki kişiye kaba ve kırıcı davranmak. Zaten beynimiz de bu pozisyona düşmemek için bahaneler üretiyor. Ancak unutmamak gerekir ki netlik, açıklık ve dürüstlük kabalık değildir, öyle algılanmamalıdır. Önemli olan daha önce de söylediğim gibi bir konuyu ortaya koyarken kendi kendimize, karşımızdakinin fikrini almadan onu da dahil ederek senaryolar yazıp oynamak ve söylenmesi gerekeni ertelemek yerine, dile getirmek istediğimiz konuyu nasıl söyleyeceğimize odaklanmak. Hep söylerim, “üslup her şeydir”. Doğru bir üslupla, kibarlığı ve empati kurmayı es geçmeden karşımızdakine içimizden geçeni olabilecek en yalın haliyle söylemek yapılabilecek en doğru hareket.


İş hayatında da olumsuz geri bildirimlerden kaçıyoruz


Bu, özel hayatta olduğu kadar iş hayatında da sıklıkla karşımıza çıkan bir durum. Çalışma ortamında birine pozitif bir geri bildirim vermek, onunla ilgili olumlu düşüncelerimizi dile getirmek her zaman kolaydır. Peki ya negatif düşüncelerimizi, olumsuz değerlendirmelerimizi paylaşmak? En çok onlarda zorlanıyoruz değil mi? Bu tip durumlarda ne yapacağız? Karşımızdakini kırmamak, üzmemek adına söylenmesi gerekeni söylemeyip, sorunların çığ gibi büyümesini mi bekleyeceğiz? Tabii ki hayır.


Olumsuz geri bildirimi karşımızdakinin eksikliğini yüzüne vurmak olarak kurguladığımız sürece korktuğumuzun başımıza gelmemesi, karşımızdaki kişinin kırılıp motivasyonunun düşmesi işten bile değil. Geri bildirim teknikleri ayrı bir yazının konusu ancak en temel noktalara değinmek adına kısaca özetlemek isterim. Geri bildirim vermeden önce konuya iyi hazırlanmak, karşımızdaki kişinin anlayacağı netlikte bir üslup geliştirmek kısacası nasıl söyleyeceğimize odaklanmak en başta atmamız gereken adımlardan biri. Negatif, sert veya kötü bir üslup kullanarak karşımızdaki kişinin mesajımızı doğru anlamasını ve özümsemesini beklemek kelimenin tam anlamıyla hayalperestlik olur. Dolayısıyla doğru, saygılı ve açık bir üslup belirlemek ve olabildiğince yalın bir dille derdimizi anlatmak en sağlıklı yöntem olacaktır. Üslupla ilgili olarak en çok hassasiyet gösterilmesi gereken konu da karşımızdaki kişinin konuyu kişiselleştirmesine yol açabilecek, belirsiz ya da suçlayıcı ifadelere yer vermemek. Sonuç olarak birine olumsuz geri bildirim vermenin tek yöntemi onu yerin dibine sokmak veya belirsizlikler yumağına atmak değil, değil mi?


Sonraki adım ise bu konuşma için doğru ortamı hazırlamak. Özellikle bir çalışanımıza veya ekip arkadaşımıza olumsuz bir geri bildirim vereceğimiz durumda etrafta başka insanların olmaması son derece hassasiyet göstermemiz gereken bir konu diye düşünüyorum. Doğru iletişimde seyirci faktörünün ne kadar önemli olduğunu unutmamak gerekiyor. “Yanlış İletişim Yüzünden Ne Kariyerler Heba Oldu!” yazımda da belirttiğim gibi sorunlar, eksiklikler ya da hatalar, adına ne dersek diyelim, başka kişilerin önünde konuşulduğunda konunun özünün karşı taraf tarafından algılanması ve özümsenmesi pek mümkün değil. Öyle bir durumda eleştirilen, olumsuz geri bildirim alan kişinin odağı mesajımız değil etraftaki kişiler tarafından nasıl algılandığı olacaktır.


Sonuç olarak iletişimde açıklık ve netliği sağlamak adına öncelikli olarak açık olmanın kaba olmak anlamına gelmediğini, gelmemesi gerektiğini içselleştirmemiz gerekiyor. Kendi kendimizle konuşup, karşımızdakini de dahil ettiğimiz ve onun repliklerini de kendimiz yazdığımız senaryolar üretmemek, içimizden geçeni nasıl söyleyeceğimize odaklanmak da büyük önem taşıyor. Sonrasında ise aklımızdan, içimizden geçeni doğru koşullarda, doğru bir üslupla ve olabildiğince yalın bir şekilde karşımızdakine aktarmak kalıyor. Biraz çuvaldızı kendime batırdığım biraz da içimi döktüğüm bu yazıyı bitirirken açık olmanın sadece karşımızdaki için değil, kendimiz için de uygulamamız gereken, üzerimizdeki ağırlığı kaldıracak yegâne davranış biçimi olduğunu da eklemek isterim.