Konuşulamayanlar


Geçtiğimiz haftalarda Twitter’daki #metoo başlığı altında öyle çok taciz hikayesi okudum ki.. Okurken birçok endişeyi, acıyı ve mutsuzluğu bir arada hissettim.


Ve tüm hikayelerin ortak noktası, tacize uğrayan kadınların uzun süreler konuşmaya cesaret edemeyip bu acıyla yıllarca yaşamak zorunda kalması ve hatta suçluluk duymasıydı. Bu da konuşulmayan konuların insanları, toplumları içten içe sinsi bir hastalık gibi nasıl çürüttüğünü düşündürdü bana. Konuşulmayan her şey halının altına süpürülen tozlar gibi birikerek büyüdükçe büyüyüp problemli bireyler ortaya çıkarıyor. Bu da toplumların psikolojisinden ahlak anlayışına her anlamda bozulmasına sebep oluyor.


Gerek kendi hayatıma gerekse çevremdekilerin hayatına dönüp baktığımda, her birimize en büyük zararı, konuşamayıp içine attıklarının verdiğini görüyorum.


Konuşmak belki de en büyük arınma biçimi. Hem psikolojik sorunlarımızı gidermek için başvurduğumuz terapilerin de temeli konuşmaya dayanmıyor mu? Veya insan ilişkilerimizde konuşmadan bir sorunu gerçekten çözebiliyor muyuz? Zaten bir sorunun çözülebilmesi için her şeyden önce sorunun ortaya çıkarılması gerekir ki o da ancak konuşarak olur.


Konuşmak en temel ihtiyacımız


Toplum olarak konuşmaktan kaçtığımız, konuşmanın ayıp sayıldığı ve zaman içerisinde uygulanan baskıyla ayıp olduğuna inandırıldığımız öyle çok konu var ki. Sanki yazılı olmayan bir konuşulamaz konular listesi var ve bu listeyi gücü elinde tutanlar istedikleri gibi güncelleyebiliyor. Bu konuların başında da cinsellik ve cinselliğe dair her şey geliyor.


Regl olmak hala ayıp mı?


Çok bilindik, hatta klişe bir örnek olsa da biyolojik olarak son derece doğal bir süreç olan regl olmak bile hala ülkemizde birçok çevrede ayıplı, saklanması gereken bir konu. Regl dönemlerinde hijyenik pedin, aynı alkollü içki gibi anlaşılmasın diye gazeteye sarılı satılması bir yana, bu temel ihtiyaca hiçbir şekilde ulaşamayıp bu dönemlerde okula gidemeyen genç kızlarımız var.


Bazı çevrelerde bu o kadar konuşulamayan bir konu ki, hala hiç bilgisi olmadığı için ilk regl olduğunda öleceğini zanneden genç kızlarımız olduğuna eminim. Kadınların belli bir yaşa geldiğinde doğal bir şekilde regl olduğunu bilmediğinizi ve ilk defa bir kanama geçirdiğinizi düşünsenize. Ne kadar korkutucu ve travmatik.


Tabii ki daha regl olmaktan bile söz etmekten çekinen bir toplumun cinsellik, cinsel kimlik, cinsel yönelim gibi konuları konuşamıyor olması da zaten şaşırtmıyor.


Cinsellik mi? O ne?


Cinsellik desen zaten ayıp, günah, asla konuşulamazlar listesinin başında geliyor. Özellikle de kadın cinselliği. Zira kültürümüzde hala bazı çevrelerde erkek cinselliği daha küçücük yaşlarda “göster amcalara pipini” ile başlıyor, “oğlum çok canlar yakacak” ile devam edip, “bizim oğlan da pek çapkındır” övünmeleriyle destekleniyor. Ama kadın cinselliği? Yok canım öyle bir şey. Kadın cinsellikten söz ediyorsa zaten ahlaksızdır ve “o yol”un yolcusudur. (O yol da hangi yolsa artık...) Geçtiğimiz günlerde instagram’da severek takip ettiğim Bartu Küçükçağlayan ve Melikşah Altuntaş’ın “Mücbir Sebepler” yayınında OK’in ürün yerleştirmesi sayesinde ‘kadın orgazmı’ konusu gündeme geldiğinde hem çok rahatladım hem de (yıllarca içinde yaşadığımız kültürün üzerimizde oluşturduğu baskıdan olsa gerek) ben bile içimdeki cılız da olsa “ne ayıp” diyen sesi susturmaya çalışırken yakaladım kendimi.


Cinsel kimliğini toplum belirler


Cinsel kimlik, cinsel yönelim gibi konular az önce de belirttiğim gibi zaten konuşulamıyor. Hatta o kadar yasak bir konu ki LGBTİ+ bireyleri temsil ettiği için yakın zamanda Ticaret Bakanlığı bünyesindeki Reklam Kurulu, e-ticaret sitelerinde LGBT ve gökkuşağı temalı ürünlerin +18 ibaresiyle satışa sunulması gerektiğine karar verdi. Başkası adına utana utana bir hal olduğumuz gündem maddelerine bir yenisi daha eklenmiş oldu.


Konumuza dönecek olursak son dönemde bir çok LGBTİ+ bireyin çeşitli platformlarda deneyimlerini paylaştığı içerikler izledim, dinledim. Ve maalesef acı çekmeyen, yaşatılan bir sürü travma yüzünden psikolojik sorunları olmayan bir kişi bile görmedim. Empati kurduğumda, kendimi onların yerine koyduğumda (elbette onları tam olarak anlamam mümkün olmayabilir) ancak toplum tarafından dayatılan rollerin, kuralların, kaidelerin ışığında, normal sandığın kriterlere uygun olmamanın şaşkınlığı ve paniğini yaşarken bir de korku içinde yaşamak son derece zor olsa gerek.


Zaten kendinden olmayana, kendine benzemeyene hoşgörülü davranmak ve onlarla empati kurmak konusunda son derece problemli bir toplum olduğumuzu düşününce bu sonuçların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. İzlediğim, dinlediğim LGBTİ+ bireylerin deneyimlerinde de, yaşadıkları sorunların “konuşamamak”tan başladığını üzülerek bir kez daha gördüm.

Özellikle de çocuk yaşta, hayatı ve kendilerini anlamlandırmaya çalışırken, konuşamadıkları için (ortada bir suç, hata olmamasına rağmen) hatayı kendilerinde aradıklarını ve bundan ötürü çok acı çektiklerini gördüm. Hatta birçoğu konuşamadığı ve damgalanmaktan korktuğu için doğasını değiştirmeye çalışmakla yıllarını geçirmiş. Ne acı değil mi?


Hastalık değil, konuşamamak öldürür


Konuşulamayan bir başka kritik konu da cinsel yolla bulaşan hastalıklar. Üstelik bu hastalıkların çoğu zamanında müdahale ile tedavi edilebilir ve kontrol altına alınabilir hastalıklar. Örneğin, belki de en çok ayrımcılığa maruz kalan HIV ile enfekte olmuş bireyler de (hala bir kısım çevrelerce aksi sanılsa da) tedavi ile herhangi bir bulaş ve hastalık riski olmadan hayatlarını sürdürebiliyorlar.


Ancak maalesef hala bunlar ayıp ve saklanması gereken konular olarak algılandığı için, tedaviye ulaşamamak, gerekli yardımı talep edememek gibi sorunlar yüzünden sağlığını ve hatta hayatını kaybeden insanlar var. HIV’e ve HIV’le yaşayan bireylere yönelik yanlış inanış ve bilgiler bu bireylerin hayatlarını çok zorlaştırıyor. Yanlış bilgi önyargıya, önyargılar ayrımcılığa, ayrımcılık da hak ihlallerine sebep oluyor. Yani problemin temelinde de iletişimsizlik yatıyor. Yani maalesef iş, tedaviye ulaşıp sağlık boyutunun çözülmesi ile bitmiyor. Bu bireyler baskılar ve önyargılar yüzünden konuşamadıkları için omuzlarına binen yükle başa çıkmaya çalışıyorlar, hak ihlalleriyle savaşıyorlar. Dolayısıyla bu bir sağlık problemi olmaktan çıkıp sosyal ve psikolojik bir sorun haline geliyor.


Hadi diyelim bir şekilde tedaviye ulaştı, işin sağlık boyutunu çözdü. Peki ya konuşamadığı için sırtlarında taşıdıkları yük ile nasıl başa çıkacaklar? Yaşadıkları hak ihlalleri ile bu işin sosyal boyutunu nasıl çözecekler? Sırf konuşamadıkları için, iş bulamama veya işini kaybetme, yargılanma, dışlanma, yalnız kalma korkusuyla zorunlulukları olmayan testleri yaptırmaya mecbur bırakılmaya ya da sağlık hizmeti alamamaya devam ederek nasıl ayakta kalacaklar?


Hiç kabuk bağlamayan yaramız: taciz ve istismar


Cinsel istismar, taciz, tecavüz gibi konular da bağıra bağıra konuşulması gereken ancak konuşulamayan konular. Özellikle de kadınların üzerinde öyle bir baskı kurulmuş ki, kadınlar tacize uğrayan, mağdur olan kendileriyken bile suçlu hissederek ya da “kuyruk sallamasaydı, teşvik etmeseydi olmazdı” denilerek kimsenin inanmayacağından korkarak susmak zorunda kalıyorlar. Ya da bazen belki de işlerini veya ailelerini kaybetmemek, dışlanmamak için susuyorlar. Yani zaten son derece travmatik bir olayı bir de kendilerini suçlu hissedip içlerinde saklayarak içten içe çürüyorlar. Böylelikle yaşanan korkunç olayların bıraktığı yaralar iyileşmiyor. Ancak zaman içerisinde bağlayabildiği kadar kabuk bağlıyor. Ama bu öyle ince bir kabuk ki, o yara kendini hep hissettiriyor.

Bunu yazının başında da bahsettiğim Twitter’daki #metoo hareketinde okuduğum birçok taciz, istismar hikayesinde bir kez daha gördüm. Üstelik hala taciz, istismar mağduru bireylere, kadın erkek farketmeksizin, suçlayıcı yaklaşımlarda bulunan insanları gördükçe içten içe ne kadar çürüdüğümüze ve maalesef toplumsal ahlak anlayışında çok ciddi problemler olduğuna tekrar emin oldum. Ve bu baskıcı ve sorunlu ahlak anlayışı mağdurların (yıllar sonra bile olsa) adaleti sosyal medya üzerinden yaptıkları ifşalarla aramasına sebep oldu. Maalesef bu da taciz mağdurlarını siber zorbalığa açık bir hale getirirken bir yandan da belki de kötü niyetli iftiraların da yolunu açtı. Üstüne üstlük bu ifşalar taciz suçlamalarına adı karışan ve uygunsuz mesajlaşmaları ifşa olan yazarlardan İhtiyar Kitabevi’nin sahibi İbrahim Çolak’ın intiharına sebep oldu. Tüm bu olanları göz önüne aldığımda toplumsal ahlak sistemi doğru çalışıyor olsaydı, bu konular zamanında konuşulabilseydi bu yaşanan acılar büyük ölçüde önlenebilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.


Tacize, istismara uğrayan erkek yok mu? Tabii ki var. Onlar da damgalanmak, dışlanmak korkusuyla bu konuları dillendiremiyor, konuşamıyor.


Çoğumuzun konuşurken bile içini acıtan gerçekler: çocuk istismarları


Özellikle de aslında bu topraklarda maalesef çok uzun yıllardır devam eden ancak hiç değilse sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle son yıllarda bir miktar görünür olabilen ve hatta dini kesimlerde de sıkça gerçekleşen iğrenç toplu çocuk istismarlarını düşünürsek, acaba onlar ileri yaşlarda ne durumda olacaklar? Bu iğrençliğe maruz kalıp, kimsenin inanmayacağı korkusuyla konuşamayan veya konuşsa bile “elalem ne der” bakış açısıyla susturulan kim bilir kaç çocuk var. İnsan düşündükçe delirecek gibi oluyor.


Ama sistem öyle zehirli ki, çoğu zaman taciz, failin elinin kiri, bir anlık boşluğu olarak anılarında yer almakla kalırken mağdur olanlar bu yükün altında ezilmeye devam ediyor.

Tüm bu konuşulamayan konulara, konuşamayan bireylere baktığımda gördüğüm en belirgin sonuç, alınan psikolojik yaralar. Sanki zihnimizin bir köşesinde bir kirli sepeti var ve konuşamadığımız her konuyu oraya atıyoruz. Ancak kirli sepetini belli aralıklarla boşaltmazsak hem yer kalmıyor hem de o kirliler kokuştukça kokuşuyor ve bizi içten içe çürütüyor.


O yüzden diyorum ya, konuşmak önemli, konuşmak ilaç. Lütfen konuşun, o kirli sepetini taşmadan boşaltın, zehri akıtın. Zor olsa da konuşun, bir yerden başlayın. İnanın çok rahatlayacaksınız. Ben ne zaman ki konuşmaya başladım o zaman birçok anlamda iyileşmeye başladım. Konuştukça hem çok daha huzurlu hissetmeye hem de ilişkilerimde daha sağlıklı iletişim kurmaya başladım. İnsan konuşmaya cesaret ettiğinde mutlaka kendini yargılamadan dinlemeye hazır birilerini bulabilir.