Hayatımızın orta yerindeki canavar: Şiddet



Şiddetin cinsiyeti olmaz elbet. Ancak kabul edelim ki maalesef şiddet gören kadınlar erkeklerden çok daha fazla. Hele de bizim yaşadığımız ülkede, şiddete maruz kalan hatta cinayete kurban giden kadın sayısı bir hayli fazla. Yalnızca geçtiğimiz Haziran ayında cinayete kurban giden kadın sayısı 27!


Kadına şiddetin kanıksandığı bu coğrafyada neredeyse her gün yüzümüze tokat gibi çarpan, canımızı yakan tablolarla karşı karşıya kalıyoruz. Üstelik maalesef bizim duyduklarımız, gördüklerimiz asıl resmin çok küçük bir parçası.


Bu noktada da öncelikle konuşulması gereken konu şiddetin tanımı. Şiddet denildiği zaman akla ilk olarak fiziksel şiddet gelse de bunun aşamaları ve türleri var. Yani fiziksel şiddete gelene kadar psikolojik, sözel, maddi gibi farklı yüzleri, türleri ve basamakları olan bir olgudan söz ediyoruz. Keza şiddet Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından da “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması ya da açma olasılığı bulunması” durumu olarak tanımlanıyor. Yani maalesef şiddet, hayatımızın her alanında, herhangi bir ilişki biçiminde karşımıza çıkabilecek, ileri boyutlarında ciddi sonuçlar doğurabilecek negatif bir olgu.


Aşama demişken, hiç bir ikili ilişkide taraflardan biri diğerine bir günde fiziksel şiddet uygulamaz ya da hayatına kastetmez. Genellikle şiddet bireyin belki de farkına bile varmadan karşısındakini küçük gören tavırlar sergilemesi, küçümseyici sözler sarf etmesiyle, hatta bazen bir göz devirmesiyle başlar. Bazı durumlarda bu şaka adı altında bile yapılabilir. Üstelik bu yalnızca karşı tarafa sunulan bir bahane değil, kişinin kendisini de inandırdığı bir yalandır. Bunlar ilk başta küçük, önemsiz gibi görünse de duyduğumuz ya da duymadığımız binlerce acı hikayeye dönüşebilir. Sonuç olarak az önce de dediğim gibi kimse bir günde karşısındakini bıçaklayacak ya da çekip vuracak noktaya gelmez. Kişinin şiddet eğilimi olduğunun, aradaki ilişkinin şiddet içerdiğinin belirtileri her zaman vardır. Yalnızca bazen gör(e)meyiz ya da ‘konduramadığımız’ için görmezden geliriz. Çünkü, bence, özellikle de eğitimli ve belli bir sosyo ekonomik seviyede olan bireyler kendilerinin şiddete maruz kalmayacağı, şiddetin yalnızca eğitimsiz ve ekonomik anlamda güçsüz bireyler tarafından uygulanabileceği, kısacası başkasının yarası olduğu yanılgısına düşmeye daha meyilli.

Maalesef şiddetin önüne eğitimle de geçmek tam olarak mümkün değil. Zira toplumun aydın kesimi olarak adlandırdığı kesimlerde de bir dolu şiddet hikayesi mevcut. Hem de her türüyle. Bence son haftalarda hem sosyal medya ve geleneksel medya gündemini meşgul eden hem de sosyal çevrelerin sohbet konusu haline gelen Ozan Güven - Deniz Bulutsuz hikayesi de buna en güncel örneklerden biri. Baktığımız zaman her ikisi de iyi eğitimli insanlar. Ozan Güven, sevilen (en azından bugüne kadar), popüler, başarılı bir oyuncu. Deniz Bulutsuz da iyi eğitimli, dijital medya sektöründe başarılı bir isim. Sonuç? Kırılıp dökülen eşyalar, tehditler, darp raporları, fiziksel ve psikolojik yaralar. Bir de ünlü ve göz önünde olmanın etkisiyle olayın akabinde gelen sosyal linç.


Tam bu noktada “şiddet ünlü bir insan tarafından uygulandığında neden tepkimiz daha büyük oluyor?” diye kendime sormadan edemiyorum. Evet olay tabii ki kabul edilemez şekilde korkunç fakat söz konusu isim ünlü olduğunda linç ederken gerçekten tek motivasyon şiddete uğrayan kadına destek olmak mı yoksa işin içinde bir nebze de olsa ünlü isme duyulan bir kıskançlık da söz konusu mu? Hemen akabinde başka bir soru da takılıyor aklıma; kadına şiddet uygulayan kişi ünlü bir isim olduğunda bir kesim de özellikle mi sessiz kalıyor? Yani aslında tüm bu sorular tek bir soruya götürüyor beni. Gerçekten bu olaylara tepkimizi samimi ve objektif bir şekilde gösterebiliyor muyuz? Yani gerçekten olaylara tepkimizi gösterirken dönüp kendimize bakabiliyor muyuz? Bu sosyal linçin önünde bayrakla koşan bizlerin içinde hayatını herhangi bir noktasında şiddetin herhangi bir türüne hiç bir şekilde başvurmamış olanlarımız kaç kişi? diye düşünüp duruyorum. Aslında burada demek istediğim şu ki tabii ki tepkimizi gösterelim ancak her olayda dönüp kendi davranışlarımızı da sorgulamayı ihmal etmeyelim. Bununla birlikte şiddet uygulayan tarafın cezasını alması gerektiği konusunda kesinlikle hemfikirim ancak sosyal linçin zaten şiddete meyilli olan bir bireyi daha iyi bir noktaya taşımaktan ziyade şiddet eğilimini arttıracağına dair endişelerim de mevcut.


Konunun başına yeniden dönmek, şiddetin türlerinden ve aşamalarından söz etmek istiyorum. Ne demiştim? Kimse bir günde, bir gecede o noktaya gelmez. Şiddeti bir piramit olarak düşünürsek; en altta, yukarıda da söz ettiğim gibi, normalde görmezden geldiğimiz, önemsemediğimiz, hatta bize normal gelen birçok davranış biçimi mevcut. Örneğin taraflardan birinin diğerini şaka yollu da olsa küçümsemesi ya da artık çoğu zaman hakaret olarak bile saymadğımız “aptal”, “salak” gibi masum görünen sözcükleri kullanması, hatta göz devirmesi gibi tek tek bakıldığında küçük ama bir araya geldiğinde üzücü bir tablo çizen ve taraflara da ilişkiye de zarar veren detaylardan aklıma ilk gelenler. Bu örneklerin dışında, özellikle de kadınların, bir nevi sevgi gösterisi olduğu yanılgısına düştüğü kıskançlıki kısıtlama gibi davranışları da unutmamak gerek. Yani maalesef çoğu erkek de kadın da “seven kıskanır” bahanesinin ardına sıklıkla saklanıyor. Kadınlar bir de bunun üzerine partnerinin bunu kendisini çok sevdiği için yaptığına kendini inandırıyor. Bu yanılgıda elbette kültürel alışkanlıkların da payı yadsınamaz. Belki de şiddeti tanımlarken piramit modelini gözümüzün önüne getirmekte fayda var. Yani şiddeti bir piramit gibi düşünürsek en alt basamağında maalesef çoğumuzun günlük hayatında karşılaştığı, görmezden geldiği ve hatta uyguladığı birçok davranış ve üslup biçiminden söz etmek mümkün. Bu davranış biçimlerini ve üslubu örneklendirmek gerekirse, kimi zaman şaka yollu sarf edilen ancak karşı tarafı küçümseyici sözcüklerin kullanımı, kimi zaman ise yalnızca bir göz devirmek olarak adlandırıp önemsemediğimiz mimikler de şiddete giden yolda atılan ilk adımlardır diyebilirim. Bu unsurları gerek kadın erkek ilişkilerinde gerek iş hayatında ast üst ilişkilerinde görmek mümkün.


Bu tarz davranışlar belki fiziksel değil ama kesinlikle psikolojik şiddet içerir. Dolayısıyla iletişimde karşımızdaki kişiyle konuşurken kullandığımız mimiklerden vücut dilimize, ses tonumuzdan kullandığımız sözcüklere kadar son derece titiz davranmakla yükümlüyüz. Ozan Güven - Deniz Bulutsuz örneğine dönecek olursak, ortaya çıkan tabloya baktığımızda kesinlikle Ozan Güven’in de bir günde o noktaya geldiğini düşünmüyorum. Bu derece şiddet içeren bir kavganın olabileceğinin sinyallleri çok önceden vardır ancak az önce de söylediğim gibi maalesef bu sinyaller çoğu zaman günlük hayatımızda önemsemediğimiz, görmezden geldiğimiz veya kanıksadığımız detaylarda gizli olabiliyor. Ve bu detaylar görmezden geldikçe, alttan aldıkça, hoş gördükçe seviye atlayarak hikayeyi o kötü sona hızla götürüyor.

Bu noktada İstanbul Sözleşmesi gibi yasal çözümlerin dışında ailelere de çok büyük iş düşüyor. Ebeveynler kızlarını ve oğullarını geçmişteki şekilde eğitmekten vazgçemeliler. Sonuç olarak bugüne kadar “prens oğlum, büyüyünce çok kızın canını yakacak” ya da “aman kızım seven erkek kıskanır” gibi bireyin düşünce yapısında çok yanlış kodlanmalara sebep olacak söylemlerin bizi hangi noktaya getirdiği ortada.


Dün yine maalesef günlerdir haber alınamayan, sosyal medyada kayıp haberleriyle sıkça karşılaştığımız Pınar Gültekin’in ölüm haberi bir tokat gibi vurdu yüzümüze. Şu an için eldeki verilere baktığımızda, fail yine reddedilen ve kırılmış egosunun intikamını karşısındaki kadını katlederek alan bir erkek. Yakalandı, ifşa oldu ve haklı olarak linç ediliyor. Ozan Güven - Deniz Bulutsuz olayında toplumun bir kısmı Ozan Güven’i sosyal anlamda linç ederek belki bir süreliğine de olsa kariyerini sekteye uğratarak cezalandırdı ya da cezalandıracak. Peki ya sesini duyuramayan kadınlar?


Pınar Gültekin? Onun katili evet belki bir ceza alacak ancak sonra muhtemelen ceza indirimlerinden yararlanarak yine topluma karışacak ve olan Pınar’a ve ailesine olmuş olacak. Bundan cesaret alan birçok erkek de aynı şekilde ailesine, sevgilisine, karısına şiddet uygulamaya devam edecek. Pınar, Özgecan, Şule ve daha birçokları toplum için birer istatistik, aileleri için ise ömür boyu bir acı olarak kalmanın ötesine geçemeyecek.

Pınar’ın daha önce Şule Çet ile ilgili acısını, üzüntüsünü paylaştığı tweeti, Şule Çet’in Özgecan Aslan için yazdıklarını görüp sonra onların başına gelenleri hatırlayınca insan düşünmeden edemiyor; “ya bir gün ben de böyle bir tweet konusu olursam?” Ne farkımız var o gencecik yaşta hayatı sönen o güzelim kızlarla? Hepimiz aynı coğrafyada kadınız… Dolayısıyla maalesef tehlike altındayız.