İletişimin Altın Kuralı: Hiçbir Zaman Varsayma!



Hep dediğim gibi doğada her şey ve her birey birbiriyle iletişim halinde. Dolayısıyla iletişim, yemek yemek, su içmek kadar gündelik hayatımızın içerisinde. Üstelik de bir ihtiyaç. Ancak ben iletişimi, doğru kurulmadığında, kendi ayağımıza sıktığımız bir kurşun gibi görüyorum.

İletişim, öyle hassas bir mevzu ki, bazen hiç önemsemediğimiz, hatta farkına bile varmadığımız küçücük hatalarla, zincirleme trafik kazalarını aratmayacak iletişim kazalarına sebep oluyoruz.

Oluyoruz diyorum çünkü, her birimiz, hiç değilse bir kere, bu hatalardan birine düşmüşüzdür.

En çok düşülen hatalardan biri de yaşamımızdaki birçok alanı etkileyen “varsaymak”.

Kimimiz belki de bunu yalnızca bir kaç saat içerisinde bile defalarca yapıyor. Bu varsayımlarımıza kimi zaman önyargılarımız sebep oluyor kimi zaman da empati eksikliği. Bence her iki durumda da, varsayım söz konusu olduğunda, bir iletişim kazasının meydana gelmemesi aslında bir nevi mucize.

Özel yaşamda varsayımlar

Hayatın birçok alanında farkında olmadan bir çok varsayım yapıyoruz. En çok da ikili ilişkilerimizde düşüyoruz bu hataya. Özellikle de arkadaş, sevgili veya eş gibi, en yakınlarımız diyebileceğimiz kişilere dair varsayımlar yapıyoruz.

Bu varsayımlar ilişkilerimize tahmin ettiğimizden çok daha fazla zarar veriyor. Örneğin çoğu zaman sevgilimizin ya da eşimizin bizim ne istediğimizi veya o anda neye canımızın sıkkın olduğunu kesin olarak bildiğini varsayıyoruz. Dolayısıyla onun tüm davranışlarını da bu varsayımdan yola çıkarak değerlendiriyoruz. Karşı taraftan istediğimiz, beklediğimiz davranışı göremediğimizde ise sonuç hayal kırıklığı ve çoğu zaman tartışma oluyor. Farklı bir örneği ele almak gerekirse, diyelim ki söz konusu sevgili ya da eş, yüzü asık bir şekilde eve geldi. Sonra telefonu çaldı, karşısındaki kişiyle son derece normal bir şekilde, hiçbir şey yokmuşçasına konuştu, telefonu kapattıktan sonra yine o canı sıkkın haline geri döndü.


Böyle bir durumda maalesef çoğumuz refleks olarak sorunun bizimle alakalı olduğu varsayımını yaparak buna göre tavır geliştiriyoruz. Aslında burada yapmak gereken belki de karşı tarafa açıkça nasıl olduğunu ve moral bozukluğunun sebebini sormak. Ne kadar basit değil mi? Oysa ki bu varsayımlar yüzünden yalnızca iletişim bozulmakla kalmıyor üstüne üstlük arkadaşlıklar, ilişkiler, evlilikler geri iyileşmesi mümkün olmayan yaralar alıyor, hatta sonlanıyor.


Bizim için son derece doğal olan bir şeyin karşımızdaki için de öyle olmasını bekliyoruz


Aklıma gelen bir diğer örnek ise eğitim, birine bir şey öğretme konusu. Çok hakim olduğumuz bir konuyu birine öğretmek aslında sanıldığı kadar kolay değil. Birine bir şey öğretmek ya da bildiğimiz bir konuyu aktarmak söz konusu olduğunda maalesef çoğumuz karşımızdakinin de konuya bizim kadar hakim olduğunun varsayma hatasına düşüyoruz. Ancak birine bir şey öğretirken unutulmaması gereken en önemli nokta, bizim için son derece basit hatta gündelik olan bir detayın karşı taraf için son derece karmaşık olma ihtimalini göz önünde bulundurarak, varsayım yapmamak. Ancak ve ancak o zaman karşımızdaki kişiye aklımızdakini doğru ve net bir şekilde aktarabilir, öğretmek istediğimiz şeyi doğru bir şekilde almasını sağlayabiliriz.

Peki ya iş hayatı?


İş yaşamından bir örnek ele almak gerekirse, diyelim ki şirketimiz için çok önemli bir proje ile ilgili çok iyi olduğuna inandığımız bir fikrimiz var ve gerçekten projeye katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Fakat belki biraz da tecrübelerimizin de etkisiyle yöneticimizin bu fikri hiçbir şekilde beğenmeyeceğini veya doğru bulmayacağını varsayarak bu fikri sunmaktan geri duruyoruz. Sonra bir bakmışız başka biri varsayım yapmak yerine buna çok benzer bir fikri sunmuş, onaylanmış, uygulamaya geçilmiş. Bu örneği düşündüğümüzde varsayımların yalnızca sağlıklı iletişimi değil kişinin potansiyelini ortaya koymasını da engellediği sonucuna geliyoruz. İş hayatında varsayımlarla en çok karşılaştığımız durumlardan biri ise müşteri sunumları olsa gerek. Bir proje sunumu örneğini ele aldığımızda, sunumu hazırlayan ve hatta sunumu yapan kişi, işe tüm detaylarıyla hakim olduğu için bazen karşı tarafın da, o araştırmaları yapıp sunumu hazırlarken onunlaymışçasına onun kadar konuya hakim olduğunu varsayma hatasına düşebiliyor. Bu da müşteriye verilmek istenen mesajın gerektiği kadar açık bir şekilde aktarılamamasına ve daha bir çok soruna yol açabiliyor.


Belki de en çok varsayımı tanımadıklarımız hakkında yapıyoruz


Yalnızca tanıdığımız kişilerle ilgili değil, hiç tanımadığımız kişiler hakkında da bir çok varsayımda bulunuyoruz. Çoğu zaman kişilerin bir anlık bir yüz ifadesi, bulunduğu ortam, giyim tarzı, aksesuarları, saç rengi gibi bir çok yüzeysel detaylardan yola çıkarak onlar hakkında varsayımlar üretiyoruz. Böylelikle bu kişilere karşı bakışımız ve tavrımız da bu varsayımlar doğrultusunda şekilleniyor. Örneğin her ne kadar günümüzde dövme, piercing gibi vücut aksesuarları artık çok alışılagelmiş olsa da, özellikle 90’lı yılların sonu ve 2000’li yıllarda durum böyle değildi. Ki hala da, daha az olmakla birlikte, bazı insanlar dövme ve/Veya piercingli insanlar hakkında varsayımlarda bulunarak önyargılı davranabiliyor. Hatta ve hatta iş hayatında dövme hala kişinin aleyhine olabiliyor. Dr. Andrew R. Timming’in 2013 yılında İskoçya’da, 1 ila 24.000 arasında çalışanı olan, 14 farklı kuruluştan katılımcı arasında yaptığı araştırmadan örnek vermek gerekirse, bir yönetici “Dövme, işleri kirli gösteriyor” görüşünü paylaşırken bir başka yönetici de dövmesi olan kişileri bilinçaltındaki bir dürtü ile bir şekilde işe almadığını fark ettiğini belirtmiş. Bu da aslında çoğu zaman varsayımların nasıl hızlı bir şekilde önyargılara dönüşebildiğini gözler önüne seriyor. Kişinin fiziksel özelliklerine dayanarak yapılan varsayımları da unutmamak gerekir. Örneğin, biraz sert yüz hatları olan biri hakkında hemen onun sert, soğuk bir insan olduğu varsayımında bulunabiliyoruz. Hatta kendimden örnek vermem gerekirse hayatta en çok duyduğum cümle “seni ilk gördüğümde çok soğuk sanmıştım hatta senden çok çekinmiştim ama çok yanılmışım. Son derece yumuşak, tatlı, duygusal ve eğlenceli biriymişsin” olabilir. Yani tecrübeyle sabit. (Yazar burada kendini övmenin değil deneyimini paylaşmanın derdinde.)

Kişinin mesleğinden yola çıkarak yapılan varsayımlar


Hiç tanımadığımız kişiler hakkında olduğu kadar az tanıdığımız kişiler hakkında da varsayımlarda bulunmaya çokça meyilliyiz aslında. Çoğumuz, az tanıdığı bir kişiyi yalnızca mesleğiyle değerlendirip karakteri hakkında varsayımlarda bulunan çok insan görmüşüzdür elbet. Örneğin, özellikle de ülkemizde, hala bazı insanların gözünde müzisyenlik bir meslek grubuna girmiyor. Benim de çokça şahit olduğum durumlardan biri bu üstelik. Müzisyen birine mesleği sorulduğunda, müzisyen cevabının ardından ya kısa bir sessizlik oluyor ya da “peki başka ne yapıyorsun?” sorusu geliyor. Hatta bu varsayımlardan kaynaklanan önyargılar çok da eskilerden gelir. Ki bunun en önemli kanıtlarından biri, neredeyse hepimizin bildiği, “Kızı gönlüne bırakırsan, ya davulcuya varır ya zurnacıya” atasözüdür diyebilirim.

Sosyal konular


Varsayımlar yalnızca ikili iletişimlerimizde değil, sosyal konularda da önümüze çıkan en büyük engellerden biri. Özellikle de toplumda farklı etnik kökene sahip veya farklı din mensubu insanların ötekileştirilmesinin de temeli önyargılara varan varsayımlar diye düşünüyorum. Yani belli paradigmalara ve önyargılara dayanarak, karşısındaki kişiyi mensubu olduğu dine veya geldiği etnik kökene göre değerlendirerek varsayımlarda bulunan kesim pek de azınlık sayılmaz. Türkiye’de bu anlamda çok uzun yıllardır mezhep ayrılıklarına dayanan varsayımlardan kaynaklı ötekileştirme sorunu gündemimizin hep bir köşesinde. Alevi - Sunni tartışmalarından ve ayrılıklarından bir çok insan zarar gördü, görmeye devam ediyor. Din, mezhep ve etnik köken farklılıklarının yanı sıra ayrıca cinsiyet eşitsizliği de toplumun kanayan yarası. Hala belli varsayımlar ve paradigmalara dayalı olarak kadınları yönetici pozisyonunda çalıştırma konusunda çekinceleri olan bireyler olduğunu üzülerek görüyorum. Bu karar mekanizmasının da tamamiyle kadınların iyi bir eş, iyi bir anne ve iyi bir ‘ev hanımı’ dışında başka bir şey olamayacağı varsayımına dayandığını düşünüyorum. Yani sonuç olarak son karar, kişinin yetkinliğinden ziyade cinsiyetine dayanarak yapılan varsayımlar doğrultusunda verilmiş oluyor.

Peki ne yapmak gerekiyor?


Şimdiye kadar varsayımların iletişime ne kadar zarar verdiğinden ve ne kadar da yaygın olduğundan söz ettik. Varsayım sarmalından kendimizi kurtarmak mümkün. Bunun için neler yapılabilir sorusunun yanıtını ise bir kaç maddeyle toparlamak isterim.

  1. Her zaman temiz ve açık bir iletişim kurmaya özen gösterip, varsaydığımız şeyin aslında gerçekte ne olduğunu sorarak olay olduktan sonra üzerine kafa yorup, ‘acaba bu yüzden mi yaptı?’ ‘bunu mu demek istedi’ gibi senaryo üretme noktasına varan sorulardan kurtulmak.

  2. Karşı tarafın herhangi bir davranışı üzülmemize yol açtığında, bunu hemen orada ve o anda karşı tarafla paylaşıp, davranışın sebebini öğrenmek. Çünkü unutmamamız gereken en önemli detaylardan biri; nasıl ki biz davranışlarımıza dair geri bildirimler alma ihtiyacı duyuyorsak aynı şekilde karşı taraf da geri bildirim ihtiyacı duyuyor. Dolayısıyla, en akıllıca yollardan biri karşımızdakinin davranışının bizde bıraktığı etkileri kendimize saklamamak, karşı tarafa geri bildirimde bulunmak.

  3. Kendimizi varsayımlardan kurtarmanın yollarından biri de örneğin bir hafta boyunca yakaladığımız her varsayımlı düşüncemizi bir kağıda döküp, bir hafta boyunca kabaca kaç kez varsayım yaptığımızı görmek. Bu gerçekle yüzleşmek bile bizi bu düşünce şeklinden sıyrılmaya çok yardımcı olacaktır.

  4. Bir başka çok etkili yöntem ise yapmayı çok istediğimiz ancak önyargı ve varsayımlarımız yüzünden sürekli olarak ertelediğimiz şeyler için adım atmak. Çünkü o adımı attıktan sonra korkularımızın ve önyargılarımızın çoğunlukla varsayımlarımızdan kaynaklı olduğunu ve sonucun aslında hiç de kafamızda kurduğumuz gibi olmadığını görmek mümkün.

Sonuç olarak unutmamamız gereken şey; iletişim kanallarımızı açık tuttuğumuz sürece varsaymaz, varsaymadığımız için kendi kendimize engeller koymaz, engeller koymadığımız için de mutsuzluk ve tatminsizlik duygusundan arınmış olacağımız gibi çevremizle de sağlıklı iletişim kurmanın huzurunu yaşayabiliriz.