Yatağımızdaki Canavar: Sosyal Medya



Kimimizin hayatına sosyal medya gireli çok uzun zaman olmadı, kimimiz ise sosyal medyanın içine doğdu. Çok kısa bir sürede neredeyse her sosyal kesimden her yaş grubundan insanın hayatında çok da büyük bir yer kaplamaya başladı. Kimimiz neredeyse her anını paylaşırken kimimiz yalnızca izleyici olarak kullansa da sosyal medya bir şekilde hayatımızın tam içinde yerini aldı. We Are Social ve Hootsuite'in birlikte yayınladığı "Digital in 2019" raporunda yayınlanan verilere göre dünya nüfusunun %45’i, 3.48 milyar sosyal medya kullanıcısı bulunuyor. Bu aktif kullanıcıların 3.25 milyarı mobil sosyal medya kullanıcısı. Özellikle de mobil sosyal medya kullanıcılarının uyku öncesi ve uyanır uyanmaz sosyal medyada zaman geçirdiği bilinen bir gerçek. Yani sosyal medya aslında milyarlarca insanın yataklarına kadar girdi… O kadar ki özellikle de uyku öncesi sosyal medya kullanımının uyku bozukluklarına yol açtığı konusunda uyarılar yapan bir çok araştırma mevcut.


Geçtiğimiz yıllarda, Pittsburgh Üniversitesi’nin 18-30 yaş aralığında 1700 kişi ile sosyal medya ve uyku alışkanlıkları üzerine yaptıkları araştırma sonuçları, sosyal medya kullanımı ile uyku bozuklukları arasında bir bağlantı olduğunu, bunda da mavi ışığın rolünün son derece büyük olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre sosyal medya sitelerinde geçirilen zamandan ziyade bu sitelere giriş sıklığının uyku bozukluklarıyla daha güçlü bir bağlantısı olduğunu söylemek mümkün. (The association between social media use and sleep disturbance amongyoung adults, Jessica C. Levensona, Ariel Shensab,c, Jaime E. Sidanib,c, Jason B. Colditzb,c, Brian A. Primack )


Kaç “like” ediyoruz?


Sosyal medya bir çok farklı mecrada içerikler üretilmesine olanak sağlarken bir çok yeni iş kollarına da önayak oldu. Bir çok insan kendini aldığı “like” sayıları ile onaylama ihtiyacı duyarken “Influencer”, “Youtuber” gibi terimler ve meslek dalları da hayatımıza girmiş oldu. Sosyal medya ile birlikte haber alma, sonsuz bir içerik deryasına ulaşmak bir tık kadar kolaylaşırken kişisel ilişkiler ve hatta belki ahlak ve etik gibi değerler zarar da görmeye başladı. En basit, en naif örnekten başlamak gerekirse çağımızın en büyük yakınmalarından biri yüz yüze ya da telefonla doğum günü kutlamaları yerini Facebook profiline yazılan bir nota ya da atılan bir özel mesaja bıraktı. İnsanlar birbirlerini takipçi sayıları ve aldıkları “like”larla değerlendirir oldular. Günümüzde birinin adı bile geçtiğinde o kişiyi tanımaya çalışmanın ilk adımı olarak sosyal medyada araştırmamızı yapıp, o kişinin paylaşımları üzerinden kendi yargılarımızı oluşturmaya başlıyoruz. Çoğu zaman her şey oradaki bir kaç karakter ya da bir kaç fotoğraf karesinden görüp kendi algıladıklarımızla sınırlı kalıyor.


Hiç kimse ulaşılmaz değil!


Sosyal medyanın hayatlarımızda daha çok yer kaplamasıyla birlikte bir çok ünlü ya da “ulaşılmaz” tabir edilen kişiler herkes için anında ulaşılabilir oldu fakat bununla birlikte maalesef bu kişileri takip eden kullanıcılar da “eleştiri” adı altında hakareti, sözlü saldırıyı kendilerinde hak görür oldular. Sosyal medya ile birlikte bire bir iletişimde sormaya cesaret bile edilemeyecek kişisel ve özel sorular fotoğraf altlarında halka açık bir şekilde yorum olarak sorulmaya başlandı. Daha da acıklısı, taciz de iyice gündelik bir hal aldı. Örneğin instagram üzerinde hesabınız gizli değil yani herhangi bir kullanıcı tarafından takibe açık ise bir çok görgüden yoksun kişi size taciz içerikli mesajlar atmayı hatta ve hatta yanıt alamadığında agresifleşerek sözel şiddet uygulamayı kendinde hak görür oldu. Hele ki ünlü insanların bu tip yorum ve tacizleri “sen zaten göz önündesin” diyerek anlayışla karşılamalarının beklenmesi son derece anlamsız.


Dijital “Cadı Mahkemeleri”


Bunun daha ileri boyutu ise sosyal medya üzerinden yapılan linçler. Bu linçlere en yakın tarihte yaşadığımız örnek ise Funda Esenç’in sosyal medya üzerinde yerden yere vurulmasını verebiliriz. Hatırlarsınız geçtiğimiz aylarda havalimanında görevli ile yaşadığı kavganın görüntüleri internette paylaşılmıştı. Nasıl olduysa bir kaç dakikada yayılmadığı yer kalmadı. Bu görüntülerin internette dağılması ile birlikte binlerce insan Funda Esenç’i sosyal medya üzerinden linç etmekle kalmadı, onun arkadaş listesindeki insanları da yer yer tehdit ederek hem özel mesajlarla hem fotoğraf altı yorumlarla taciz ettiler. Üstelik bence işin en ironik yanı da bu olayda Funda Hanım’ı havayolu şirketi görevlisine gösterdiği tavır ve ettiği hakaretlerden ötürü kınamak isteyenlerin çok büyük bir çoğunluğu bunu çok daha ağır hakaretlerle dile getirmesi oldu.

Burada bence önemli olan kesinlikle Funda Esenç’in eylemleri değil. Zira maalesef bu tip kavgalar ülkemizde her gün sıklıkla yaşanıyor. Tabii ki bu herhangi bir kişiye hakareti normalize etmez fakat her zaman için cezanın suçla doğru orantılı olması gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir durumda Funda Esenç’in cezası tamamiyle toplumdan dışlanmak, hakarete uğramak ve muhtemelen uzun yıllar herhangi bir kurumda çalışamamasını sağlamak olmamalıydı. Hele ki kadına şiddet, kadın cinayeti ya da çocuk tacizi gibi insanlık dışı suçların failleri mahkemeye takım elbise ile gidip “pişmanım” ya da “namusumu koruyordum” gibi söylemlerde bulunarak ceza indirimi aldıkları bir ülkede bu olayda böyle bir tavır sergilenmemeli ve sosyal bir linç uygulanmamalıydı. Maalesef geleneksel medyada da bir çok gazetecinin bu akıma katılarak bu sosyal linçi daha da körüklediklerine şahit olduk. İşi Funda Esenç’i ırkçılık bağlamında Mussolini ile kıyaslamaya kadar vardıran bir yazı bile oldu. Kısacası Funda Esenç yaptığı bu hata sonucunda elbirliğiyle taşlandı. Bu olayla ilgili olarak aklıma takılan bir diğer soru ise bu olayın başrolünde bir kadın değil bir erkek olsaydı da ülkemizde aynı derecede linç edilecek miydi? Bu başka bir tartışma konusu.


Maalesef bu sosyal linçlerin yalnızca ülkemize özgü olmadığını üzülerek görüyorum. Sosyal medya linçlerinin bir benzer örneği 2013 yılında Amerika’da gerçekleşti. New York’un önde gelen reklam şirketlerinden birinde yönetici olan Justine Sacco, 20 Aralık 2013’te, Noel tatilini geçirmek üzere ailesinin bulunduğu Güney Afrika’nın Cape Town kentine Londra aktarmalı olarak gidiyordu. Heathrow Havaalanında aktarmayı beklerken Twitter’da 170 takipçili hesabı üzerinden şu şakayı yaptı: “Afrikaya gidiyorum. Umarım AIDS’e yakalanmam. Şaka şaka. Ben beyazım”. Takipçi sayısı 15 bin olan bir takipçisinin, Sacco’nun tweetini retweet yapmasının ardından yaklaşık bir saat içerisinde sosyal bir çığ başladı. Daha uçağı inmeden şirketinden kovulmuş, bütün dünya ondan nefret etmişti.


Bu örnekte de yapılan hatanın ahlaki ve etik boyutları ayrı bir konu elbette ancak bu hatanın bedeli gerçekten bu kadar ağır olmalı mıydı? Sosyal linç maalesef dünyanın her yerinde mevcut bir sorun ve sosyal medya bunu çok daha kolay kılıyor. Sosyal medya çoğu insan için kişilerin karşılıklı olarak birbirini onaylama makinesi. Kişiler kendileri ile aynı duyguları paylaşan insanlardan oluşan arkadaş çevreleri ile karşılıklı olarak birbirini onaylayarak kendini iyi hissediyor. Sosyal medya bir anlamda çoğu insan için bir ‘yankı odasına’ dönüşüyor. Bununla birlikte insanların bir ayıbını, hatasını, maksadını aşan bir sözünü sosyal medya üzerinden afişe ederek o insanın yaşamını tamamiyle alt üst edecek şekilde linç etmek, toplumun ayıplı veya suçlu olarak addettiği insanları şehir meydanında taşlamasına benziyor. Bu şekilde insanlar kendileri ‘günahsız’ ve toplumdaki ‘çürük elma’yı ayıklamış hissediyor.

Küçük camların ardındaki “mükemmel” hayatlar


Sosyal mecraların kullanımının yaygınlaşması ile birlikte hayatımıza giren bir diğer olgu ise telefonlarımızın, tabletlerimizin ve bilgisayarlarımızın ekranlarından gördüğümüz gerçek dışı mükemmel hayatlar oldu. Sosyal medya üzerinden genellikle kullanıcılar en iyi, en güzel ve en mutlu göründükleri anlarını paylaşıyorlar. Özellikle de ‘influencer’ olarak tabir edilen kişiler sosyal medya üzerinde sergiledikleri ‘mükemmel’ imaj ve hayatları ile son derece özendirici olduğu gibi, takipçilerinin, en çok da genç kitlenin, özgüvenini de zedeliyorlar. Yaratılan bu gerçeküstü dünya sebebiyle bir çok kişi hem kendi hayatını daha da eksik ve hatta ezik görüyor hem de paylaşım yaparken son derece baskı altında hissediyor. En çok da “no makeup (makyajsız)”, “no filter (filtresiz)” etiketleri ile paylaşılan ancak bir dizi photoshop işleminden geçmiş ve aslında makyajlı olan fotoğraflar özellikle de gençlerin üzerinde negatif bir etki bırakıyor. Sosyal medya kullanımı üzerine 1500 kişiyle yapılan bir araştırma, katılımcıların yarıdan çoğu sosyal medya sitelerinin kendilerini yetersiz hissettirdiğini söylüyor, 18-34 yaş grubundakilerin yarısı ise kendilerini çekici görmediklerini belirtiyordu. 2016'da yapılan başka bir araştırma ise, başka kullanıcıların selfielerine bakmanın kişinin özsaygısını azalttığı sonucunu ortaya koyuyordu. Yani başka bir deyişle sosyal mecralarda gördüğümüz mükemmel selfieler kendimizi yeterince beğenmememize ve kötü hissetmemize yol açıyor.


Son olarak özellikle yine ‘influencer’ addedilen kişilerin markalarla yaptıkları işbirlikleri sonucunda subjektif değerlendirmeler yaptıkları ürünler başta gençler olmak üzere tüm kullanıcıları bir tüketim çılgınlığına sürüklüyor. Örneğin bir genç kız sırf takip ettiği bir ‘influencer’ paylaştı diye bütçesinin çok çok üzerinde ve hiç bir şekilde ihtiyacı olmayan bir fondöteni ya da herhangi bir makyaj malzemesini almak için elinden geleni yapıyor, alamadığında ise bunu ciddi bir eksiklik olarak görüyor. Bu konuyla ilgili olarak Humboldt-Universität tarafından 600 yetişkinle yapılan bir araştırmada, yaklaşık 200 kişi sosyal medyanın kendilerinde başta öfke olmak üzere olumsuz duygular yarattığını ve bunun imrenme duygusuna dayandığını dile getiriyor(Facebook makes users envious and dissatisfied).


Yani aslında hayatımıza sayısız kolaylık getiren sosyal medya bir yandan da kullanıcıları bir çok anlamda yozlaştırıyor. Bu durum da sosyal medyayı ölçülü ve gerçekten fayda sağlayacak şekilde kullanmayı daha da önemli kılıyor. Sonuç olarak aslında büyüklerimizin de dediği gibi; “Her şeyin azı karar, çoğu zarar..”